II. DÜNYA SAVAŞI’NIN GÜNÜMÜZE KADAR SÜREN SOSYAL, EKONOMİK VE SİYASAL DEĞİŞİMLERE ETKİLERİ

Büyük savaşlar, bölgesel çatışmalar ve iç savaşlar; bu savaşlara katılan ya da katılmayan, ülkesi işgal edilen, başka ülkelere destek veren ya da topraklarında yabancı güçlerin üslerini barındıran devletlerde önemli sosyal, ekonomik ve siyasal değişimlere neden olmuştur

Tarihsel gelişmeler incelendiğinde, bu değişimlerin çoğu kez birbirine çok benzer sonuçlar doğurduğu ve ilerleyen dönemlerde söz konusu ülkenin kültürel ve ekonomik yapısına göre yeni yapılanmalara yöneldiği görülmektedir. Konunun bir diğer boyutu ise savaşlar sırasında ve sonrasında değişen askerî teknolojiler, ortaya çıkan yeni icatlar ve yeni tip endüstriyel yapılanmalardır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin II. Dünya Savaşı sırası ve sonrasındaki askerî üretim yapısı, Başkan Eisenhower’ın da katkılarıyla, günümüzde endüstriyel bir askerî yapı — yani askerî-endüstriyel kompleks — doğmasına neden olmuştur. Bu konu ayrı bir çalışmada ele alınacaktır. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki, bu askerî-endüstriyel yapılanma devlet içinde yeni bir sosyo-ekonomik yapı meydana getirmiştir.



I. ve II. Dünya Savaşlarında Yabancı Üs Bulunduran Ülkelerdeki Sosyo-Ekonomik Değişimler



Bu başlık altında verilebilecek önemli örneklerden biri, Kanada’nın kuzey ucunda, Atlantik’in kutup bölgesine açılan deniz alanlarını denetlemek amacıyla II. Dünya Savaşı sırasında bu bölgeye yerleştirilen Amerikan askerlerinin yarattığı etkidir. Newfoundland ve Labrador yönetimi, ülkesine yerleştirilmiş olan askerî üslerden elde edilen gelirle ulaşım, eğitim ve sağlık hizmetlerinin finansmanını sağlamıştır. Amerikalı ve Kanadalı askerlerin bu bölgede bulunması, yaşam standartlarının yükselmesine ve halkın giyim-kuşam alışkanlıklarının değişmesine yol açmıştır. Ayrıca, Amerika’nın radyo yayınları sayesinde bölge halkı İngiliz kültürünü terk ederek Amerikan kültürüne ve yaşam tarzına yönelmiştir.

Oysa savaş başlamadan önce, 1939 yılında bu bölgede işsizlik ve bütçe açığı oldukça yüksek düzeylere ulaşmıştı. Bölgenin bütçesi, ilk kez 1941 yılında fazla vermiştir. 1942’de ise öğrencilere yardım sağlamak ve işçilerin haklarını korumak amacıyla özel bir büro kurulmuştur. Amerikalılar, adanın (Labrador) iletişim sistemini modernize etmiş, bölge toplumunun sağlık hizmetlerinin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır.

1942-1944 yılları arasında yerel halk ile Amerikalılar arasındaki evlilik oranları artmıştır. Amerikan konsolosunun verdiği bilgiye göre, Amerika’ya göç etmek isteyen genç kadınlar, saf ve yalnız Amerikan askerlerini evliliğe ikna etmiştir. Öte yandan, bölgeye yüzlerce Amerikan askerinin gelmesiyle birlikte cinsel yolla bulaşan hastalıklarda artış gözlenmiştir. Amerikan kurmay heyeti, bu duruma yerel kadınları sorumlu tutmuştur.

Savaş sonrasında, Amerikalıların inşa ettiği yapılar Newfoundland hükümetine devredilmiştir. Günümüzde bu bölgedeki birçok havaalanı, eski Amerikan-Kanada askerî tesislerinin yeniden düzenlenmesiyle oluşmuştur.



II. Dünya Savaşında Savaşan Toplumdaki Değişim


Öte yandan, II. Dünya Savaşı Amerikan toplumunu da derinden etkilemiştir. War and Society (Savaş ve Toplum) adlı kitabın yazarına göre, II. Dünya Savaşı, Amerikan toplumunun en köklü değerlerini dahi değiştirmiştir. Savaş, hükümet ile birey arasındaki ilişki kadar bireyler arasındaki ilişkileri de dönüştürmüş; asker ile sivil arasındaki sınırları sorgulamış; güvenlik ile özgürlük arasındaki bağın yeniden tanımlanmasına neden olmuştur.

Bazı Amerikan tarihçileri ise bu değişimlerin kısa süreli olduğunu ve ekonomik buhranın ardından toplumun eski normlarına döndüğünü savunmuştur.

Bu tartışmaları aydınlatmak için bazı örneklere bakmak faydalı olacaktır. Savaşın etkisiyle hükümet sosyal alanda daha aktif hale gelmiş ve bir tür sosyal devrim görünür olmuştur. Örneğin, I. Dünya Savaşı sırasında Amerikan hükümeti, vatandaşlarına resmî olarak prezervatif dağıtmıştır. 1941’de savunma sanayisinde çalışan anneler için gündüz bakım merkezleri açılmıştır. 1942 yılında Amerikan ordusu, ilk defa askerî sağlık hizmetlerinden asker ailelerinin de yararlanmasına izin vermiştir. Ayrıca, yurt dışında bulunan Amerikan askerleri, farklı kültürlerden kadınlarla karşılaşarak, Amerikan kadını dışındaki kadınların yaşam biçimleri ve cinselliğe yaklaşımlarıyla yüzleşmişlerdir. Bu durum, Amerikan erkeğinin cinsel davranışlarını önemli ölçüde değiştirmiştir.


Costello’ya göre, savaş sürecinde herhangi bir ahlaki kısıtlamaya riayet edilmemiş; hızlı evlenmeler, artan boşanmalar, evlilik dışı doğumlar ve cinsel hastalıklarda büyük artışlar yaşanmıştır. Bu gelişmelerin yanı sıra, askerî yapı nedeniyle oluşan ve özellikle oluşturulan sosyal mühendislik uygulamaları da dikkat çekicidir. Örneğin, ABD Başkanı Harry Truman, ordu içinde siyah-beyaz ayrımını ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Gerald Ford ve Jimmy Carter ise West Point Askerî Akademisi’ni ırk ayrımını önleyecek bir mekân olarak değerlendirmişlerdir.

Amerika’nın sosyal mühendisleri, askerlik hizmeti aracılığıyla bölgeselciliği önlemeye çalışmışlardır. Toplamda 12 milyon kadın ve erkek askere alınmış, 15 milyon kişi ise kendi bölgelerinden farklı bölgelere sevk edilmiştir. Amerikan Ticaret Bakanlığı’na bağlı Amerikan Nüfus Bürosu’nun verilerine göre, Amerikan tarihinde hiçbir dönemde bu kadar geniş bir nüfus, bu kadar kısa sürede yer değiştirmemiştir. 1940’larda yapılan araştırmalara göre, ülke nüfusu yaklaşık 130 milyon civarındaydı.

Güney’in tarımsal yapısından, Kuzey’de gelişen askerî endüstriye doğru büyük bir iç göç yaşanmıştır. 1940’ların ortasında Amerika’nın yeni bölgesel yapısı belirginleşmiştir. Endüstrinin gelişimi ve yayılması, yeni orta sınıf ailelerin oluşmasına, yeni yerleşim birimlerinin doğmasına ve Amerikan birliği düşüncesinin halk arasında yaygınlaşmasına yol açmıştır.

Savaş sonrasında Amerikan hükümeti, aile yapısı üzerine yoğunlaşmıştır. Franklin D. Roosevelt, Beyaz Saray’da “Demokrasinin Çocukları” adlı bir konferans düzenlemiş ve bu sürecin ardından Aile Güvenliğini Koruma Komitesi kurulmuştur. II. Dünya Savaşı döneminde aile, bir tür ortak arkadaşlık birliğine dönüşmüştür.

Tarihsel olarak aile; ekonomik üretim, üyelerin sağlığı, eğitimi, korunması, tatil planlaması ve dinsel tutumların aktarımı gibi birçok fonksiyona sahipti. Ancak savaşla birlikte, aile yalnızca üyeleri arasında şefkat ve sevgi alışverişi yapılan bir yapıya dönüşmüştür. Roosevelt’in sosyal devleti, bu dönüşümü destekleyen tüm görevleri üstlenmiştir. Kadının statüsündeki değişim, onun aile içindeki rollerini azaltmış; okul öncesi çocuklar kreşlerde yetiştirilmiş ve devlet, aile güvenliğini üstlenmiştir. Bu tür bir aile yapılanması, gelişmekte olan ulusal güvenlik devleti için ideal bir temel oluşturmuştur.

İleride göreceğimiz gibi, savaşa giren ya da girmeyen tüm ülkelerde gaz, yiyecek ve giyecek konusunda çeşitli zorluklar yaşanmıştır. Amerika, bu sıkıntılara karşılık olarak “yiyecek pulları” sistemini devreye sokmuş; halk bu pullarla et, şeker, yağ, sebze, meyve, hatta araba lastiği gibi temel ihtiyaçlarını karşılamıştır. Toplanan tüm metaller orduya devredilmiş ve silah üretiminde kullanılmıştır. Savaş tahvilleri çıkarılarak ordunun mali gereksinimleri karşılanmaya çalışılmış, üretim sürecinde ise kadınlar önemli bir rol oynamıştır. Bir yazara göre, modern savaşlarda devletin hacmi ve gücü arttıkça, ailelerin durumu olumsuz yönde etkilenmiştir.

II. Dünya Savaşı’nın Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Yapısı Üzerindeki Etkisi

II. Dünya Savaşı, Türkiye’nin sosyal ve siyasal yapısı üzerinde önemli etkiler yaratmıştır. Bu konuda geniş çaplı araştırmalar yapılmış ve özellikle TBMM tutanaklarından faydalanılmıştır. Ancak, savaşın Türkiye’de askerî yapı ve asker aileleri üzerindeki etkisi ne yazık ki yeterince araştırılmamıştır. Türkiye’de askerin sosyal refahına yönelik gelişmeler, esas olarak Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılması ve 1952 yılında NATO’ya üye olması sonrasında gündeme gelmiştir. Bu konu çalışmamızın kapsamı dışında kaldığı için burada yalnızca 1939–1945 yılları arasındaki sosyal ve siyasal gelişmelere odaklanacağız.

Savaşın başlarında gelişmeleri yakından takip eden Türk devlet bürokrasisi, yoğun bir savaş hazırlığı sürecine girmiştir. Savaşan tarafların Türkiye’yi savaşa dâhil etmek için gösterdiği çaba ve savaş boyunca değişen ittifak ilişkileri, Türkiye’yi temkinli davranmaya ve bir denge politikası izlemeye yöneltmiştir. Barış döneminde yaklaşık 120.000 olan asker sayısı, bu dönemde 1,5 milyona çıkarılmıştır. Genç erkek nüfusunun büyük ölçüde silah altına alınması, özellikle tarım sektöründe ciddi bir iş gücü kaybına neden olmuş ve bu durum ekonomik sıkıntıları derinleştirmiştir.

Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptığı gibi kadınları üretime etkin bir şekilde dâhil edememiştir. Oysa savaş döneminde Amerikan üretiminin büyük bir bölümünü kadınlar omuzlamıştır. Türkiye’de ise savunma harcamaları giderek artmış, Millî Savunma Bakanlığı’nın bütçesi olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. Bu süreçte, üretimin yetersizliği, dış ticarette yalnızca Almanya’ya krom satarak döviz elde edilebilmesi ve arzın talebi karşılayamaması gibi nedenlerle ağır bir enflasyonist baskı oluşmuştur. Karaborsacılık ve istifçilik artmış, temel gıda maddelerine erişim güçleşmiştir. 1,5 milyon kişilik ordunun beslenme ihtiyacı, tahılın doğrudan ordu tarafından temin edilmesini zorunlu kılmıştır. Tarım ekonomisine dayalı bir yapıda, genel tarım üretiminin düşmesiyle birlikte tahıl üretiminde de ciddi bir azalma yaşanmış ve bu durum toplumun geniş kesimlerini olumsuz etkilemiştir. Halkın temel besin maddesi olan ekmeğin fiyatı 8 kuruştan 16 kuruşa çıkmış; savaş içinde kişi başına düşen günlük ekmek miktarı 300 gram ile sınırlandırılarak vesikaya bağlanmıştır.

Ekonomik yapının değişmesi, Türk halkının fiziksel yapısı ve toplumsal davranışı üzerinde de etkili olmuştur. Savaş yıllarında sağlık sorunları artmış, başta verem olmak üzere salgın hastalıklar yaygınlaşmıştır. Nüfus artış hızı düşmüş, ölüm oranları artmış ve aileler çocuk sahibi olmaktan kaçınmaya başlamıştır. Toplum genelinde yaşanan bu zorluklara rağmen, belirli bir kesimde lüks tüketim ve israf artmıştır. Özellikle kahve, dışarıdan ithal edilmesi nedeniyle pahalı bir ürün haline gelmiş; devlet, kahve tüketiminin sağlığa zararlı olduğu yönünde propaganda yapmıştır. Kahve, “saltanat döneminden kalma kötü alışkanlıklardan biri” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

Toplumda yaşanan sosyo-ekonomik sıkıntıların psikolojik bir yansıması olarak, alkol ve sigara tüketimi artış göstermiştir. 1941 yılında 7 milyon litre olan rakı tüketimi 9 milyon litreye çıkmış; sigara tüketimi ise %60 oranında artmıştır.

1942 yılında başbakan olan Şükrü Saracoğlu, fiyat denetimlerini sonlandırarak serbest piyasa koşullarına geri dönüş sağlamıştır. Fiyatlardaki ani yükseliş nedeniyle çiftçi ve tüccarların durumu iyileşmiş; ancak dar gelirliler, esnaf, emekliler ve işçiler açısından şartlar ağırlaşmıştır. Artan toplumsal tepkilerin önüne geçmek amacıyla olağanüstü önlemler alınmıştır. Bu kapsamda, özellikle aşırı zengin olanlara yönelik olduğu ileri sürülen Varlık Vergisi Yasası kabul edilmiştir.

Varlık Vergisi’nin arka planına bakıldığında, hükümetin 1938–1942 yılları arasında cari harcamalar için daha öncekinden üç kat fazla para basması öne çıkmaktadır. Bu durum, zaten yüksek olan enflasyonun daha da artmasına neden olmuştur. Hükümet ayrıca kira artışlarını da sınırlamak zorunda kalmıştır.

Almanya’daki gelişmelerin etkisiyle, “Türkçülük” vurgusu ön plana çıkmış ve gayrimüslimlere, özellikle Yahudi kökenli yurttaşlara karşı, bu grupların aşırı kazanç elde ettikleri düşüncesiyle bir toplumsal reaksiyon oluşmuştur. Yahudilere yönelik bu tutumda Alman propaganda mekanizmasının önemli rolü olmuştur. O dönemin önemli gazetelerinden Tan, Almanya’nın Teutonia Grubu, Alman Kilisesi, Turkish Post gazetesi ve Alman Elçiliği tarafından Türkiye’de yoğun bir propaganda faaliyeti yürütüldüğünü bildirmiştir. Bu süreçte İngilizler de karşı-propaganda çalışmaları yürütmüşlerdir.

Türkiye’nin tarafsız kalmasında en belirleyici etken ise, 1941 yılında Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırması olmuştur. Bu gelişmeyle birlikte konuya dair çeşitli yayınlar yapılmaya başlanmıştır. Varlık Vergisi’nin temel amacı, Türk yatırımcılarının gücünü artırmak olarak tanımlanmıştır. Diğer hedefler ise, vergi gelirlerini artırmak, tüketimi azaltarak arz fazlası yaratıp fiyatları düşürmek ve millî burjuvazinin yetişmesini sağlamaktır.

Varlık Vergisi’ne ek olarak Toprak Mahsulleri Vergisi de yürürlüğe konmuştur. Her iki vergi de 15 gün içinde tespit edilmiş ve ödenmesi istenmiştir. Uygulama bir defaya mahsus olarak yürütülmüştür. Özellikle büyük çiftçiler, komisyoncular ve tüccarlar hedef alınmış, vergi komisyonlarının kararlarına karşı idari ve yargı yollarına başvuru yasaklanmıştır. Bu durum, etnik ve dinî azınlıklar arasında tepkiye neden olmuş ve toplumsal huzursuzluğu artırmıştır.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), yaşanan ekonomik sıkıntılar karşısında sabit gelirliler ve yoksullara yardım etmeye çalışmış; bu amaçla hayır kurumları ile işbirliğine gidilmiştir. Sosyal politikalar aracılığıyla düzen ve istikrarı sağlama hedeflenmiştir.

Bu süreçte Türkiye, sosyo-ekonomik olarak zorluklar yaşarken, Truman Doktrini çerçevesinde Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi amacıyla ABD tarafından Türkiye ve Yunanistan’a ekonomik ve askerî yardım yapılması gündeme gelmiştir. Türkiye bu stratejiyi hızla benimsemiş ve Marshall Planı’nın demokratik ülkelere uzanan yardım yapısından faydalanmıştır. Bu gelişmeler, Türkiye’de CHP içinde muhalif bir partinin kurulmasının yolunu açmış ve Türkiye’nin günümüze kadar süregelen Anglo-Sakson çizgideki dış politikasının temelini oluşturmuştur.



SONUÇ


Büyük savaşların farklı ülkelerde çeşitli sosyal, ekonomik ve siyasal yapı değişikliklerine yol açtığı açıktır. Savaştan etkilenen tüm ülkelerde kamu sektörü büyümüş, önemli sosyal dönüşümler yaşanmıştır. Bu değişimler bazı ülkelerde devrimci bir çizgiye ulaşabilmiştir. Immanuel Wallerstein’a göre, dünya genelindeki sosyal değişimlerde hegemon güçler merkezi bir rol oynamaktadır. 1945–2025 dönemi, birçok düşünür tarafından “Amerikan Yüzyılı” olarak tanımlanmıştır. Amerikan sosyo-ekonomik etkilerini özellikle Batı bloğundaki ülkelerde gözlemlemek mümkündür.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra kadınların ve azınlıkların toplumsal hayattaki artan rolleri, hemen her ülkede çeşitli derecelerde hissedilmiştir. Savaş sırasında, işgal altındaki Balkanlar başta olmak üzere Türkiye’ye yönelik önemli göç hareketleri yaşanmış; iç göçler de ülke içindeki ekonomik ve sosyal yapıyı etkilemiştir.

Vatanseverlik; saygı, dayanışma, özveri ve ulusal gururla şekillenirken, milliyetçilik daha çok ideolojik temelli bir anlayışla gelişmiştir. Bu iki kavram arasında ince bir çizgi vardır. Zamanla milliyetçilik, yabancı düşmanlığına evrilebilir. Öte yandan, ulusal dayanışma ve savaşı kazanma inancı da tarihsel olarak savaşların seyrini etkileyen unsurlar arasında yer almıştır. Vatandaşlar devlete güvenmedikleri ve siyasal liderlere inanmadıkları takdirde, zayıf ve etkisiz bir topluluk hâline gelirler. Ortak tavır, basın ve siyasal sloganlarla desteklenerek pekiştirilmiştir.

Savaşın en belirgin etkilerinden biri, kaynakların savunma sektörüne yönlendirilmesi olmuştur. Bu durum, tüm ülkelerde uzun süreli sonuçlar doğurmuş; hükümetler ya para basarak ya da vergileri artırarak bu süreçleri yönetmeye çalışmışlardır. Borçla finanse edilen savaşlar, ülkelerin mevcut zenginliğini aşağıya çekmiş, bu durum sonraki nesilleri doğrudan etkilemiştir.

Sonuç olarak, her savaş çevresinde derin ve uzun süreli etkiler bırakmıştır. Yıkım, ölüm, yoksulluk, hastalıklar, yer değiştirme, göç ve sosyal çatışmalar savaşların kaçınılmaz sonuçları olmuştur. Tarihsel olarak savaşlar, ulusların ekonomik yapılarında ve küresel sistemdeki konumlarında önemli değişimlere neden olmuştur. Türkiye, Kanada, Amerika ve Rusya’nın savaş sonrası durumları bu tespiti doğrulamaktadır. Çoğu zaman, savaş sonrası nesiller, savaşın şekillendirdiği yeni çevrelerde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmıştır.

img

İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi

Prof. Dr.
HASAN KÖNİ